27 Şubat 2009 Cuma

Sürgünde bir yazar masalı






Zamanın birinde mutsuz ve kederli insanların yaşadığı güzel bir ülkede o ülkenin tüm geçmiş birikiminden faydalanarak roman yazan bir yazar varmış.Bu yazar ülkesini ve yaşadığı şehri çok seviyor şehrin tarihi sayılabilecek sokaklarını her gün geziyor ,şehirde gezdikçe ,girdikçe şehrin tüm derinliklerine türlü türlü masallar ve hikayeleri romanına ekliyor,bir nakkaş gibi işliyormuş şehrin tüm geçmiş resimlerini yazdığı romanlara,kimi zaman romanında cücelerini kaybeden bir prensesi anlatıyormuş ,prensesin kral babası sürgüne gönderirken cüceleri prensesin cücelerine son kez mahzun ve kederli bakışını anlatmıyor sanki resmediyor ,kimi zaman şehrin mahzenlerinde mankenci ustalara rastlıyor onların kuşaklar boyu devam eden öfkeli ve başarısız ama bir o kadarda azimli çalışma hayatlarını anlatıyor onları anlattıkça sanki o cansız mankenlerden farklı olmayan birbirimize benzeyen tüm toplumun niye başkası olmak istediğine de bir anlam veremiyormuş,niye vitrinlerde batılı tipte mankenler sergilenirken biz sergilenmiyormuşuz gibi sorularla da biz okuyanları geçmiş ve gelecek muhasebesi yapmaya itiyormuş.Kahramanlar kimi hikayede bir şehzade oluyor kapandığı kasrında bir derviş misali izdivaya çekilip yazdırıyormuş katibine ben olamama,biz olamama sorununu hatta bu yüzden tarih sayfasından silinen toplumları anlatıyor,çoğu zamanda araya girip ben olmanın mutluluk getirmediği ancak bir başkası olarak rahat ve mutlu hayatımıza devam edebileceğimizden bahsediyormuş.Kafamızı karıştırmak için yaptıklarını romanında tüm kahramanlara da aynı şekilde yaptırıyormuş yazarımız,romanı okurken biz yazar ve kahramanlar içiçe birbirine giriyor çelişkiler yumağında kayboluyormuşuz .O kadar çok okuyucusu olmasını ve onlar tarafından takdir edilmeyi bekliyormuş ama belli etmiyormuş ki bu yazar hikayelerindeki yazar , şairler ve onların takıntılı okuyucu ilişkilerine bir katil-makdül ilişkisi havası veriyormuş,bu havayı verirken romanlarını okuyan takıntılı ve kaygılı okuyucuların rüyalarında onla köşekapmaca oynadıklarını bilmiyormuş,bu okuyucular rüyalarında bazen yazarın bir paneline katılıyor olur olmaz bir yerde ayağa kalkarak yazarın son yazdığı romanı yazara fırlatarak 'bunu ben yazdım yalancı' diye bağırıyor ,bazen telefonda yazarla romanındaki kahramanların hikayelerini uzun uzadıya anlatıp kendini dikkatli bir okuyucu olarak kanıtladıktan sonra yazardan en kısa sürede görüşmek için randevu rica ediyor ve cevabını almadan çoğu zaman rüya bitiyormuş.Aynı rüyanın sonu farklı olan çeşitlerinde randevu alamayan okuyucu yazara hakaret etmeye başlıyor onun vatan haini olduğunu tüm toplumu kendi aforizmalarına inandırdığını onun yüzünden hayatların mahvolduğunu artık kimsenin kendisi olmadığını bildiğini ve ona inananların yaşadığı hayata uzaktan bir başkasını izler gibi baktığı için mutsuz olduğunu, böyle giderse toplumda geniş çaplı intiharların olabileceğini bunun sorumlusunun o olduğunu söylüyor, sormadığı soruya cevap bekleyen olarak da telefon kapanıyormuş.

Gel zaman git zaman yazarımızın ünü ülkesini aşmış romanları dünyanın çeşitli dillerine çevrilmeye övgüler ve ödüller almaya başlamış,maddi kaygıları zaten hiç yaşamamış olan yazarımız dünyanın tanıdığı bir yazar haline gelmiş,şimdiye kadar apolitik tavırlarıyla tanınan yazar bir gün bir gazeteciyle röpörtaj yapmış ve ülke için hassas kabul edilen tarihi bir konuda resmi görüşün tersine bir görüşte bulunmuş akabinde ayağa kalkmaya zaten hazır bir refleks içinde olan ülkenin koruyucuları ayağa kalkmış ,yazar çok korkmuş çünkü ülkenin yakın tarihi yazar ,gazeteci cinayetleriyle doluymuş,ayrıca o kadar çok seviyormuş ki yazmayı sırf bu yüzden öldürülmekten korkuyormuş,ülke tetikçilerinin seferber olduğu hatta ülke koruyucularının çoktan kalemini kırdığından bahsediliyormuş çoğu yerde,tam o günlerde dünyanın en büyük edebiyat ödülünü alan yazarımızın tüm edebi geçmişi silinivermiş ülkesi tarafından ,hatta ülkenin cumhurbaşkanı tebrik bile etmemiş ,halbuki tarihlerinde böyle bir ödül alan bir yazarda yokmuş.Ülke çıkarları gereği katli vacip olan yazarımız o çok sevdiği ,sokaklarında kahramanlarıyla gezinmekten hoşlandığı şehri bırakıp gitmiş.

Gönüllü sürgüne gittiği yabancı şehir ona o kadar uzakmış ki ,şehrin insanlarının yüzünde okunacak hiçbir harf yokmuş,tüm ülke ve insanlar tüketerek yaşayabiliyorlar, teknolojik olarak çok ilerde oldukları ve dünyanın hakimi olduklarından dolayı kendilerine bu payenin ilahi bir güç tarafından verildiğini zanneden bir başkanları bile varmış hatta.

Şehzadelerinden,cücelerinden mankenci ustalarından,çocuk padişahlarından,apartmanın karşısındaki ıvır zıvır herşeyi satan dükkandan,kahramanlarının onları terk eden sevgililerini ararken kaldıkları şehrin yıkılmaya yüz tutmuş dökük otellerinden,karısınla kavga ettiğinden dolayı karısına küfreder ses tonuyla sabah ezanı okuyan müezzinden,birbirinin kuyusunu kazan nakkaşlardan,kendilerine saat isimleri veren yarı resmi teşkilatlardan,artık anca demiryolu müzesinde sergilenen demiryolu dergisinde mutlu çocukların sonu mutlu biten yaramazlık hikayerinden,üzerine kireç vurulmuş olmasına rağmen okunan 'tek yol devrim ' ,'emperyalizme savaşımız devam edecek' türünden yazılan yazılardan, sabahın ilerlemiş saatlerinde kadınların pencerelerinden dedikodu yaptığı yosun tutmuş merdivenleri olan dar ve dik merdiven sokaklarından geçemediği şehrinden uzak kalmış,artık hiçbir şey yazamaz olmuş,yazamama krizine giren yazarımız masasında babasının ona ölmeden önce verdiği bavula bakarken bir tarafdan da pencereden yaşadığı ruhsuz ve tarihsiz şehrin ışıkları arasında o gece hayatında ilk defa ölümü istemişti.

Fotoğraflar:Nuri Bilge Ceylan

10 Şubat 2009 Salı

Sanki bir başkası










Anadolu'nun ücra kasabalarından birinde bir otobüs molasında kılacaktı namazını ,otobüs tamda yatsı vaktinde mola vermiş ,şöföre de molayı biraz uzun tutması için rica etmişti,şöför de kırmamıştı ricasını.Kasabının lokantasına en yakın,şadırvanından kapanmayan musluğundan gürül gürül mineral sular akan camiye girdi,telaşlıydı diğer yolcuların zamanını çalmadan biran önce namazı kılacak ,çıkıp otobüse binip daha önce hiç görmediği ,kitaplarını okuduğu ,hayatını ,sözlerini ezberlediği alimler alimi ,gönüllerin sultanı Mevlana'sının türbesini görecek ,Konya'da türbenin bahçesinde neyden nameler dinleyecekti.Dua etmişti yaradana Tebrizli Şems'in ettiği duaya benzer bir dua :'Allahım bana bir mürşit ver ,ver ki şu gönlümün ağırlığından kurtulayım ver ki sana ulaşayım,ver ki dinledikçe sözünü ,gördükçe yüzünü seni anayım,senin en yakın dostlarından ver ki bana onun elini tuttukça şefaat alayım,şefaat aldıkça sana varayım.'Duyduğu Kuran'ın sesiydi,duyduğu arkası cemaatine,önü kıbleye dönük hocanın sesiydi,duyduğu ses bir daha hiç alamayacağı nefesin sesiydi,ses Allah'ın kainatta en güzel yarattığı insanın ,insanların en güzelinin sesiydi sanki.Ses yankılandıkça eski caminin mihrabında O, sesi aştı,cematten ayrıldı ,bir an namaz kılmayı unuttu,ettiği duaların ahengi bozuldu ,son başa ,baş sona geldi.Ses devam etti son bularak Amener Rasulu duasıyla.
'Ey Rabbimiz,mağfiretini isteriz Son varışımız ancak sanadır” dediler.Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.Herkesin kazandığı hayır faidesine,yaptığı şer kendi zararınadır”Ey Rabbimiz,unuttuk,yahut yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme Ey Rabbimiz,bizden evvelki ümmetlere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme,Ey Rabbimiz takat getiremeyeceğimizi bize taşıtma.Bizden sadır olan günahları sil,bağışla,bizi esirge Sen mevlamızsın bizim,artık kafirler ruhuna karşı bize yardım et”
Camiye şöför geldi,'hocam gitmiyor muyuz' namaz bitti cemaat dağıldı.'Siz gidin,benim bavuluda lokantanın yanındaki otele bırakın,sizi de alıkoydum kusuruma bakmayın bir süre dinleneceğim burda ' dedi.
İşte O'ydu,mürşidi,sesi,nefesi,onun için gelmişti uzaklardan Mevlana'sına ulaşmadan bulmuştu O'nu,yüzündeki nurlar dağılıyordu çevreye, o nurlardı gürül gürül aktıran suları musluklardan çorak bir Anadolu kasabasında, o ses gönüllerin hepsini deliyor geçiyordu,o ses 'gel' diyordu 'mürşidin benim,aşığın benim'.Bu topraklardan çıkacaktı tabi ki o nefes,bu topraklardan çıkmıştı Yunus Emre,Hacı Bektaş,Pir Sultan,Mevlana.O'na doğru ilerledi,ağzı kilitlenmiş,sözcükleri tüketmişti,ellerini sıvazladılar 'Allah kabul etsin 'dediler karşılıklı'.
Sonraki günlerde camiden en son hoca ile birlikte çıktı,ne zaman birşey söylemeye niyetlense tüm sözcükler uçuyordu hafızasından dili kilitleniyordu,yeni yetme çocuk aşıklar gibi kelimeler bit yolunu bulsada bir mana çerçevesinde buluşamıyordu,diğer zamanlarda şadırvanın başında akan suyun sesini dinledi,tepelerde koyunları otlatan çobana arkadaşlık etti,çoban onu yabancı bulduğundan açıldı ;tepelerde gezerken ,her gün acaba hangi koyunu bir yerlere saklasam da sahibine kaçtı desem sonrada sakladığım koyunu öbür köye götürüp satsam diye düşündüğünü ,şimdiye kadar bunu gerçekleştirmese de artık dayanamadığını günün birinde yapacağını söyledi,çoban için dua etti,bu kadar sulakken heryer çevrede hiçbir ağacın yetişmediğine şaşırdı ama Rabbinin hikmetine sual olmayacağından sormadı,sustu.Sabah namazlarından birinde hoca okudu,o dinledi.Ses yankılandıkça ,ses yükselip alçaldıkça artık O, sanki O olmadığını fark etti,O artık sanki başka biriydi,ellerine baktı tanımadı,tanımadığı ellerini tanıyamayacağı yüzüne götürerek sıvazladı amin der gibi,kulakları çınlamaya başladı,çınladıkça ses azalmaya başladı ,geride bıraktığı hayatta bıraktığı hiçbir şeyi hatırlamıyordu ,ses iyice kayboldu,ses sustu,ses sustuğunda bir acıdan ziyade bir sızı hissetti,kağıt keser ya deriyi öyle ince bir sızı,ellerini yüzünden indirdiğinde sanki O daha başka biriydi,ortada ne ses,ne hoca ne cami vardı.Sadece koca bir sessizlikdi kalan.
Otobüsün muavini uyuyan yolcuya 'hocam Konya'ya geliyoruz bagaj sağda mıydı diye sordu ,yolcu artık Konya'daydı ,suskunların bahçesini göremeden suskunlardan olmuştu.

29 Ocak 2009 Perşembe

'72 model Gran Torino


















Client Eastwood'un 'Kirli Henry' serilerini hatırlamayan yoktur,Client kovboyluktan polisliğe terfi etmişti,40 kadar kötü adam feci şekilde öldürülürdü,Henry sürekli amirlerinden azar işitir,bazen de masa başı görevine sürülürdü,bu film birazda olsa bize Henry 'yi hatırlatıverdi.
Haydi Henry derken eski günlerin hatırına farklı bir sonla başbaşa kaldık.Polonyalı Amerikalı ,savaş üstün başarı madalyası sahibi Walt karakteri, 'Kirli Henry 'sinden daha ırkçı bir karakter,yıllarca Amerikan değerleri üzerine kurulmuş hayatında Walt'in tüm komşuları göçmen Koreliler ,Walt ise bir kore gazisi kaç Koreli öldürdüğünü bile bilmiyor.Korelilerin göç etmelerinin sebebi belli ' Amerika kardeşlerimize saldırdı,sonrada bizi orda yalnız bıraktı,bizde buraya geldik.'Ölüm hayat üzerine ,karakterler basit hayatlarını yaşarken bir özürleri yok fakat Walt'ın geçmişi unutmayı başaramadığı savaşta öldürdüğü ölü Korelilerle sarılı ,Walt'ın söylediği nerdeyse sözlerin hepsi ırkçı neyse ki bu ırkçı söylem zamanla şakaya dönüşüyor ,hayatta karısı hariç kimseye değer vermeyen Walt karısının ölümüyle diğer önem verdiği '72 model Ford Gran Torino'yu çalmaya çalışan Koreli komuşunun bir rol modeli olmaya karar veriyor,Walt geçmişin acısını belki de Amerikanın acısını günah çıkarıyor,yalnızca günahlardan hiçbiri niye biz ordaydık şeklinde değil ,Walt'un geçmişte yaptığı basit günahlardan örtülü.Asıl günah çıkarma ,hayata karşı ölümü mecburen kabul etmek şeklinde. Amerika istediği kadar melez başkan seçsin ,istediği kadar değişim istesin Wasp mentalitesinin bu kadar egemen olduğu bir Amerika'da Walt gibiler o kadar fazla ki.Filmin diğer bir anlatmak istediği konu kaybedilen aile ve komşuluk kavramı üzerine film ciddi bir şekilde haydi Amerika diyor Gran Torino'yu kaybetmeden aile olalım.Film altın kürede 2 dalda adaydı fakat Oscar adaylığı gelmedi,prodüksiyon zayıf geldi Iwo Jima'dan sonra bana.Ama 'Kirli Henry'yi bize bir nebze de hatırlattığı için Client'e teşekkürü borç biliriz.

filmin imdb linki:http://www.imdb.com/title/tt1205489/
filmin orjinal sitesi:http://www.thegrantorino.com/

26 Ocak 2009 Pazartesi

Amerikan Güreşçisi,eski tüfeklerden Mickey Rourke




Güreşçi
Ram (parçala) lakaplı amerikan güreşçisini canlandıran Mickey Rourke ,filmdeki rolüyle Altın küre en iyi oyuncu ödülünü aldığı törendeki konuşmasında filmin yönetmeni Darren Aronofsky için '30 yılda bir yönetmen gelir işte Darren da onlardan biri, benim gibi batmış bir adama bu rolü oynattı 'diyerek ödülü yönetmenine ithaf etti ,yönetmende aynı esnada tevazu göstererk Micky'ye orta parmak hareketi yaptı.Darren'ı 'Requiem for a dream' ve 'Fountain' filmlerinden hatırlıyoruz 98 yılında ise ilk filmi 'Pi' ile eleştirmenlerden övgü almıştı ,zeki bir yönetmen olduğu kesin,son hamleyi hep seyirciye bırakarak sinemadan çıkan seyircinin film üzerine tartışmasını ,filmin son karesinin çekiminin seyirciye bırakılmasını isteyen bir yönetmen.Ayrıca şiddet ,uyuşturucu ve cinselliğin bir nebze yükseltilmiş ayarını yapan Darren ,eminim ki filmin gösterdiği başarıdan sonra daha fazla projeye imza atacak ,Darren filmografisi ileriki yıllarda oluşacak ve elimizde eleştirmek için yönetmenle ilgili daha fazla done olacak.
Marisa Tomei tam 46 yaşında ve gerçekten mükemmel olmasa da vücuduna bu şekilde baktığı için bile Oscar adayı olmayı hak ediyor.Çocukluğumuzda seyrettimiz amerikan güreşlerinde güreşçilerin nasıl bu şekilde öldüresiye kavga ettiklerine anlam veremezdik ,ta ki birileri çıkıp arkadaşlar bunlar rol yapıyor kavga ediyormuş gibi yapıyor ,dublör bunlar deyinceye kadar.Fakat filmle birlikte anlıyoruz ki bu oyun da olsa kolay değil ,Ram (Mickey) filmde geçmiş yıllarda vucüdunun yaşadıklarını anlatınca anlıyoruz kolay olmadığını.Ram'in kesilmeyen kası,kırılmayan kemiği kalmamış nerdeyse.Ram (Mickey) tam bir loser,ama gerçek hayatında bir loser...
Amerika'da loser olmak:Sürekli bir işin olmaması,genelde kiralık karavanlarda süren yaşam,uyuşturucu olmazsa olmazı.Ringlerde ise o bir fenemon,herkesin sevdiği seyircilerin taptığı bir isim,hayatta kimseden sevgi bulmayan ki aslında geçmişte bu sevgiyi hak edecek hiçbir şey yapmadığın da bilincinde olan bir loser.Guns and Roses müziği eşliğinde serseri hayat ,Aerosmith tabiriyle kıyılarda yaşamış(living on the edge) bir adam.50 li yaşlarında artık vücudu ona hizmet etmeyi bıraknış ,bir ecza deposu gibi kullandığı kaslı vucuduna artık kalbi söz dinletmemeye başladığında Ram ringleri bırakıyor ,velakin garibin hayatla bağlantısı kızı,onu müşteri olarak gören Cassidy (Marisa Tomei) adındaki striptizci arkadaşı ki Ram ona bir nebze aşık, onu aşalayıp yüzüstü bırakınca da son vuruşu ringlerde arıyor ,doktorların artık ringler bitti uyarına rağmen...
Mickey bu rollerin adamı ,O Bukowski'nin rockçı versiyorunu,O asi bir boksör, en son maçını Japonya'da knock utla kazanan,O artık unutulmaya başlanan '80 lerin adamı gerçek hayatını film olarak oynayanlardan.Bu film izlenir hele '80 lerde rock dinleyip amerikan güreşi seyredip Bukowski okuyan bir kuşaksanız bu filme bayılacaksınız,filmde de denildiği gibi '90 lardan nefret ediyorun, Curt Cobain herşeyi öldürdü.

23 Ocak 2009 Cuma

Çanakkale'li Orhan'a iki el şiir:Orhan Talat Şalcıoğlu anısına







Resmini hayal meyal hatırlıyorum diye yazmaya başlayacaktım ki,yalan yazacağımı fark ettim,yazmadım,yüzünü hiç hatırlamıyorum,ama çıkmıştı resmi ,zamanlardan '93 baharıydı.Çanakkale'nin deniz kenarı çay bahçelerinden birine sevgilimle oturmuş beni İstanbul'a götürecek otobüsü bekliyorduk,ben yolda okumak için yanıma EP adında bir haftalık aktüel dergi almıştım,çay içerken derginin sayfalarını karıştırdım gelişi güzel,başlık ilgimi çekmişti :' Çanakkaleli bir şairin ölümü' ,o zamanlar kendi çapımda bir şairdim ve Çanakkale sevgilimin bu şehirde üniversite okumasından dolayı sık ziyaret ettiğim bir şehirdi.Yazıyı sonuna kadar okudum,otobüsün gecikip gecikmesine aldırmadan intihar eden şair ' Orhan Talat Şalcıoğlu'nun ilk ve son şiir kitabını basan ABC Yayınevini aradık,bulduk ve kitaptan alamadık çünkü kitap henüz baskıdaydı,sevgilim İstanbul'a ilk gelişinde getireceğini söz verdi ve kısa zamanda İstanbul'a kitaplardan 3-4 tane getirdi,çünkü arkadaşlarımda merak etmişti Çanakkale'li ölü şairi.


Gece nedense birden aklıma geldi,kitaplığımdan şiir kitabını aradım, bulmam zor oldu çünkü kitabın ilk baskısının üzerinde adı da yazmıyordu,ama buldum ,gerçi kitabın başka bir baskısı da olmamıştı.Google'da ölü ozanın ismini yazdım ,bir sitede ki Çanakkale'yi tanıtan bir siteydi şairin adının Çanakkale'de bir sokağa verildiğini ,başka bir sitede ise bir yeni çıkmış bir kitaptan bahsediliyordu 'İntihar eden şairler antolojisi' ismi geçiyordu,söz konusu şairimizde yerli intiharlı şairler arasındaydı,intiharla ilgili bir forum sitesinde şairlerden bahseden biri adından bahsetmişti ama sadece Çanakkale'li bir şair diye yazmıştı, başka bir bilgi yoktu.
Hafızamı taradım ,o günkü EP dergisinde yazılanları hatırlamaya çalıştım,Orhan kimdi? neden intihar etmişti?Kitapdaki şiirleri okumaya başladım herşey aydınlanmaya başlıyordu.

Kitabın (Hades) son sayfasından
1960 kışında dünyanın
kapısını Noel Baba gibi
tıklattım.'Gaz kokan' 'Gazi'
İlkokulu'nu bitirdikten
sonra,Merkez
Ortaokulu'nun
labirentlerini alçak
sürünmeyle aştım.
Eğitimim Özel Şişli
Lisesi'nde sürdürdüm.Lise
diplomamı rüzgarların hiç
dinmediği Şehitler
Diyarı'ndan aldım.
Marmara Üniversitesi
İngilizce Bölümü'nden ön lisansla
mezun oldum.
İçiyorum...

Şiirlerinden bazıları

Kentte Özlem

Kentimde bu akşam özlem
altıyı tam çeyrek geçiyor
parmak uçlarımda nöbetçi psikopatlar
Bach dinleyip göğsümü mü jiletlesem

Burada bağ evleri yok ki Deli
müteahhitler festival düzenliyor
duyumsayıp devenin adımında ritmi
çok-sazlı evrenselliği yakalıyor

Kale'de bu akşam ölüm
zulmün duvarlarına konser veriyor
sırada kim var hiç bilmiyorum
geriye dönüp marş mı söylesem

Kentimde bu akşam özleminiz bayan
eskilerden bir esmer'i çalıyor
o bir detone tını zaten olmayan
Wagner'in patetik yurtttan sesler'i

Bu akşam soluduğumu eski bir mahzen
beynime rotatif ton yapıyor
ve yerli fasonlar localaşırken
bir eylül sabahını anımsatıyor.

-?-

Adım Orhan
kaldı ki günatımlarından alacakaranlıklara
ne hakla aldınız dipsomanlığımı
inerken ytepenize şarjör şarjör paranoya
siz hiç
ihanet minör horladınız mı
insanlık onurunun günlük kuru
yafta edilip dosyalanırken
kovulup malum bir şubeden
siz hiç
Wagneryan bir konçerto oldunuz mu

pireler berber
thatcher falkland menapozunda
brejnev demokrasi sevk ederken afganistan'a
ve şamir ellerken kızgın demiri bir cumartesi
siz hiç
ingilizce iğfal edildiniz mi

ne diyeceksiniz çocuklara
hangi kuburlarda öldü spermleriniz
kim dinletmedi pink'i onlara
kanın kanı onduğunu gördünüz mü
siz hiç
üzgünüm 7'li öldünüz mü

-Peşisıra Desinler ki Kadınıma
Peşisıra desinler ki kadınıma;
şu senin adam vardı ya senin adam
ne lafta anlardı ne deften
yapmadığını koymadı yaptı ne dedikse tersini
içme dedik içti
yazma diyemedik çünkü yazıyordu
ama anlaşılmaz bir yanı vardı
bir sevda diyordu bir sevda
ama sen miydin bir başkası mı bilinmez
ama ne sevda
toprağını sevdirdi garibana

-Delirium Tremens-

Yüzüm avuç avuş sönmemiş kireç
Bodleryan bir yaşamın kasıklarından
Düşmüşüm en kimsenin rahimlerine
Yedi yataklı bir iç sıkıntısındayım

Benim dependansıma kim karar verir
Bir detoksikasyonun arefesinde
'' Lütfen bu son olsun''lu bir klinik
hangi kronikliğimin derinlerinde

Dizelerdir giren damarlarıma
İyi onulmazsa ölüm oranı yüksek
İyi de ben zaten yaşıyor muyumydum
Hangi ihaneti hangi karıma

Dr.bayan siz sağolunuz ama bilemezsiniz
ben yanlış atılmış bir olta düğümü
Avucunuza batan sarpa kılçığı
Yasak sularda voli yapan bir balıkçıyken
Bilemezsiniz kaç kulaç öldüğümü
-Pastoral Yanılgı-
Tunusbağı'nda iniyorum otobüsten
mezartaşları her iki yanım
kulaklarımda Vivaldi dört mevsim pastoral
kimbilir belki de aradığım
bir sonraki durak
üşüyorum Üsküdar parkı'nda
dört mevsim sakınarak

-Varsanı
Ne zaman düşlesem seni eskilerden
bir kent ismi düşer usuma
zoralım ve alla edilmiş
çalıntı dizeler gibi
sonra yüzler belirir
aldatan esenliğinde bir verem sonrasının
apak bir geceye giyinik
bir de sesler-sesler aşırı
belirgin ve
yok kadar gerçek

ne zaman düşlesem seni eskilerden
bir kent ismi eğreti yerinde
ha düştü
ha düşecek

-Hamursuz-
Sıyırdı belinden samını şaron-batıda kan
kıpırdanıyordu
Top..dedi çocuk
'long live palestine' ekledi
oyunu bırakmalı artık
Bekaa'da ezan okunuyordu
Yahudiler mesih görüp düşlerinde ateşe
el sürmezler cumartesileri (öldürmeyeceksin)
On Emir

Kan koşuştırmada sokaklar
hınca hınç Tel Aviv
binlerce ölü veyaralı bir o kadar
kızgın demir
Yıkılıp minareler susunca ezan
ölüler şehadet getiremezler
Cumartesiydi belki de günlerden o gün
daha batıda ezan okunan bir ülkede
Sorumluluğunda gırtlağını kanla temizlemenin
-Bu haklı davalarında Filistinli kardeşlerimizin...
Aynı bülten yinelenirken beş kez aynı gün
bir yetkili ağız:Biz...dedi
Ve aynı gün Filistinli yaralı ve çocuklar
rededildi.

Hara Kiri

çok keskin bir bıçak veriniz lütfen bana
işte bu çok güzel olacak
üşüyorum gibiyim biraz
bozar mı bugün hava
ivedi olmalıyım
hesap benim
ben ödeyeceğim
amomori'm yok muskam da
ne cami isterim ne omiya
çok keskin bir bıçak veriniz lütfen bana
Orhan Talat Şalcıoğlu '93 yılında Fatih Sultan Mehmet'in çingeneleri kalebent yaptığı şehir Çanakkale'de intihar etmişti,geride sadece şiirlerini bıraktı,onun şiir ve içki arkadaşları şiirlerini bastırdılar,şiir kitabının ismi Hades'di ,yer altı kötülük tanrısı;Orhan yaşasaydı ünlü bir şair olur muydu memleketlisi Ece Ayhan gibi ,ya da zamanla unutur muydu acıları ,şiirleri bilmiyorum, hiçbir zamanda bilemeyeceğiz.

22 Ocak 2009 Perşembe

HAYALLERİN PEŞİNDE (REVOLUTIONARY ROAD)




















HAYALLERİN PEŞİNDE
Sam Mendes'i en son Amerikan ahlakını eleştiren Amerikan Güzeli filminde bırakmıştık filmin baş kadın oyuncusu Kate Winslet'in eşi olan yönetmen bu sefer Richard Yates'in romanından uyarlanan Revolutionary Road filmiyle karşımızda film Altın Küre'den 2 ödülle döndü tabi ki ödüller güzel eşi Kate Winslet ve yine eski dostlar Leonardo di Caprio,onları da en son '97 yılında buzdağına çarpmış bir halde sevgili olarak bırakmıştık şimdi karı koca olarak buluyoruz.
2.dünya Savaşı sonrası küçük bir kasabada geçen film evli ve 2 çocuklu çiftin mutsuzlukları üzerine kurulmuş bir drama.Yıkılan hayaller,3.kişilerde mutluluk arama denemeleri ,kariyer ve başarı üzerine odaklanan Amerikan dünyası.Filmin Amerikan Güzeli filmine benzeyen yanı iki filmin de orta sınıf Amerikan ahlakı eleştirisini yapması fakat bu filmin farkı karakterlerin mutsuzlukdan rahatsız olmaları Amerikan Güzeli'nde ise herşey yolunda gözüküyordu.
Filmde bana Kate Winslet'in yaşadığı mutsuzluk,Virginia Woolfvari geldi,kasaba sıkıntısı,başarısızlık,herşey var ama mutluluk yok .Çiftin mutsuzluğu Paris'e taşınma fikriyle kısa bir süre bitiyor, planlar Frank'in (Leonardo) yeni iş teklifi alması ile bozuluyor.Tekrar başa dönüyoruz mahkeme kararlarında yazıldığı gibi evlilik çiftler için katlanılmaz hale geliyor.
Filmde emlakçı komşu Kathy Bates'in (Mrs Givings) ruh sağlığı bozuk oğlunu oynayan Michael Shannon'a dikkat 3-5 dk lık oyunuyla yardımcı rolde Oscar'a aday olan bir karakter var karşımızda, Leo ile oynadıkları bir sahne var ki filmin seyredilmeye en değer sahnesi, birbirlerine sanki aktörlük dersi veriyorlar.Leonardo da bence aday olmalıydı ama olmadı,Akademi de Sean Penn takıntısı olduğu için alması biraz zor olacaktı.Zaten düz karakterler yerine aykırı karakterler daha fazla şanslı ödüllerde.Ayrıca siyasallaşan Amerika'da eşcinsel bir siyasi karakter her zaman ödüle daha yakın olur.Sean Penn'e haksızlık yapmayalım ama bu bebek yüzlü Leo da en başarılı oyununu sergiliyor.
Hayallerin peşinde gel-gitlerin çok olduğu ,sürpriz beklentilerin olmadığı bir film 'Revolutionary Road' modern evliliklerin yaşadığı sorunlar ,karşılılıklı çiftlerin kariyer ve başarı hedefleri arasındaki uyumsuzluk,kadının aile içindeki çocuk bakıcısı rolünün getirmiş olduğu yük,kariyerin sona ermesi,hayatın her geçen gün aynı şekilde devam eden rutinselliği , bu rutini kırıp özgür olamamak gibi sorunlar filmin temaları.Bu arada filmdeki roluyle Kate Winslet Altın Küre aldı ,fakat rolle değil 'The Reader' filmindeki roluyle Oscar'a aday oldu,demek ki akademi filmi çok fazla tutmadı. En iyi film adayları arasında da değil zaten.
Frank (Leo) aslında bir bakıma tercih yapıyor ve hayatta yaptığımız tercihler bazen bizi kariyer ve başarıya ulaştırsa da bunları kazanırken bazı şeyleri feda etmek durumunda da kalabiliyoruz .Maddi hayatın içine boğulmuş ;hayatını, geleceğe ve paraya odaklamış insanların dramı olarak karşımıza gelen filmde bazı gaflar da mevcut, mesele Kate'in bir telefon konuşmasında kullandığı telefon modeli o yıllarda daha henüz keşfedilmemiş bir model,
Sam Mendes konuya ve karısına o kadar yoğunlaşmış ki gözden kaçırmış olabilir diye düşünüyorum,ayrıca kapalı elbiseler üzerinden yapılan şipşak sevişme sahnelerini Sam Mendes'in kıskançlıkdan dolayı bu şekilde çektiğini düşünüyorum,o zaman diyeceksin ki kardeşim karının oynadığı filmleri çekme git Scarlet'i,Angelina'yı filan oynat.Adam ne yapsın romanı ilk önce karısı Kate Winslet okumuş ve Leo ile beraber oynamaları için baskı kurmuş.
Filmin bana getirdiği güzellik,İngiliz edebiyatın en kadın yazarı Virginia Woolf'u özlediğimi hatırlamak oldu çoktandır unutmuştum sıkıntıların ve güzel tasvirlerin yazarını ,köşeme çekilip
'Mrs Dalloway' okuyup ,The Hours'u tekrar seyredecem ,yanına da kahve güzel gider.







21 Ocak 2009 Çarşamba

Milyoner Kenarmahalle İti.













Danny Boyle,Latika ve Jamal Malik
Altın Küre ödülünü alırken



En çok merak ettiğim konulardan biri 'Slumdog Millionaire' filmi Türkiye'de vizyona girince filmin adının nasıl Türkçeye nasıl çevrileceği hakkında 'milyoner kenar mahalle iti 'diye çevrilmeyecek kuşkusuz ,benim aklıma en yatkın geleni 'varoş milyoneri' şeklinde bir çeviri.Bekleyip göreceğiz. Film iki saat boyunca yerimizden kıpırdamadan bizi Hindistan'ın varoşlarından (bizim varoşlar bunların yanında Taj Mahal gibi kalıyor),yeni gelişen yüksek binalarla dolan Mumbai şehrine , ordan da dünyanın sayılı tarihi yapılarından olan olan Taj Mahal'e götürürken ,ön planda ise bir aşk öyküsü yüreğimizi ısıtıyor ,bu film son yıllarda gördüğüm en güzel aşk filmi .'Issız Adam' filmine aşk filmi diyenler bu filme ne diyecekler acaba merak ediyorum. Bu filmde tükeniş yok ,arama var umudunu kaybetmemek var ,aradığını bulunca mutlu olmak var,bu film aynı zamanda bir varoluş filmi ,Hindistan'da var olabilmek ne kadar zor bunu yönetmenin hızlı kamerasından özellikle trende yapılan çekimlerde anlayabilirsiniz.Trenden düşen çocukların toz duman içinde savrulduktan sonra kalktıklarında büyümüş olmaları bize bu ülkede büyümenin ne kadar zor olduğunu da gösteriyor.
Dünyada bir dünya var orayı biz ne kadar görmek istemesek de yönetmen bize öyle mistik,öyle vahşi,muzip bir şekilde gösteriyor ki ,biz bu dünyanın yakıcı sarı güneşinden gözlerimizi kör etme pahasına kurtulmak istemiyoruz filmin sonuna kadar.Çılgın kalabalıkların arasında baharat kokusunu duyarken dilenci çocuklar sarıyor etrafımızı.
Filmin kurgusu müthiş , başrol oyuncusu Jamal Malik karakterinin yaşadığı serüven o kadar hızlı dönüyor ki koca Hindistan küçülüveriyor bir çocuğun kalbinde, flashbacklerin arasındaki uyum ne kadar mizahi bir unsur gibi gözüksede içimiz burkulurken gülümseyemiyoruz.İngiliz yönetmen Danny Boyle televizyondan sinemalara geçmiş bir yönetmen 95 yapımı
'Shallow Grave' (mezarını derin kaz) ve '96 yapımı Trainspotting gibi dönemin ses getiren filmlerinden hatırlıyoruz.
Filmin yurtdışı sitelerdeki forumlarında Hint kökenlilerin filmi beğenmediklerini filmde Hintlilerin ve Hindistan'ın kötü bir şekilde gösterildiği hakkında birkaç yazı okudum,bu bana Türkiye hakkında çekilen Batı filmlerinde niye hep Türkiye'nin kötü tarafını çekiyorlar ?İyi taraflarını çekmezler, işlerine gelmez tabi geyiğini hatırlattı.Ortada bir gerçek var ve bu gerçeklik yansıtılırken gereksiz milliyetçilik yapmanın alemi yok diye düşünüyorum.Gerçek Hindistan'da veya başka fakir ülkelerde çocukların yaşadığı dram.Hatta Kalküta'daki çocuk fahişelerle ilgili bir belgeselin geçmiş yıllarda çekildiğini ve çok yankı bulduğunu biliyoruz.
Filmin konusuna gelince film iki müslüman Hintli küçük erkek kardeşin annelerini müslümanlara yapılan bir katliamda kaybetmesiyle aralarına aldıkları komşu kızı Latika'yla birlikte çıktıkları serüvende başlarına gelen kötülükler ,küçük kardeş Jamal'in Latika'ya olan aşkı onu kaybedişi ,bulmak için abisi Salim ile beraber araması ,sonunda buldum derken,kötülüğe yenik düşen ağabeyi tarafından Jamal'in hem Latika'sız ,hem Salim'siz kalışı ,Jamal'in girdiği 'Kim Milyoner Olmak İster ' tarzı bilgi yarışmasının sorularına verilen cevaplar eşliğinde anlatılıyor.Jamal'in verdiği her doğru cevap ,geçmişte yaşayarak öğrendikleri; yarışma sunucusu profesörlerin veremediği sorulara bir çaycı nasıl cevap verir derken Jamal yarışma arası büyük bir resmi işkenceye maruz kalıyor,acaba Jamal yarışmada hile mi yapıyor?Jamal bu kötü dünyada sadece aşkı sayesinde masum ve saf kalabilmiş bir insan.
Hint rupisindeki Gandi resmini tanımayan Jamal,100 USD banknottaki Benjamin Franklin'i nerden tanıyor da doğru cevabı veriyor işte bunlar Jamal'in hayatında saklı bilgiler.
Jamal hem yarışmadaki soruları cevaplıyor,hem polisin sorgusuna cevap veriyor bizde Jamalin serüvenini seyrediyoruz.Jamal'e soru soruldukça soruların cevaplarını geçmişinde arıyor buluyor yarışma ilerledikçe sona yaklaşılıyor.Jamal'in derdi aşkı Latika, yarışmaya girme sebebi bile acaba benim bulamadığım Latika beni seyreder de bulabilir mi? Jamal'in derdi aşkı.Kazanacağı milyonlar değil. Bu film bence 21.yüzyıl bir Hint Masalı.
Altın Küre ödüllerinde en iyi film,en iyi yönetmen başta olmak üzere 4 ödül alan film Oscar'ın da en büyük favorilerinden ,bazıları ne kadar yaşasın Bollywood ,kahrolsun Hollywood dese de bu film bir İngiliz-Amerikan ortak yapımı, sadece oyuncular Hintli ve mekan Hindistan.
Filmin bende arıza yaratan en büyük açmazı ki ben bunu Steven Spielberg'in bol ödüllü filmi Schindler List'de de yaşamıştım.Niye filmin başlarında çocuklar ve çevresi Sanskritçe konuşurken,büyüyünce çocuklar dahil herkes Hint aksanlı ama çok güzel anlaşılır bir şekilde İngilizce konuşuyorlar? Schindler List'in de dili Alman aksanlı İngilizce idi.Bunun sebebi kanımca altyazı okumayı sevmeyen İngiliz ve Amerikan seyircisinin filme yakın olmasını sağlamak.Taj Mahal çekimleri turistler yoğun olduğu için özel sabit bir kamerayla gerçekleşmiş,bu çekimlere dikkat özel bir sistem kullanılmış.Başroloyuncu Jamal Malik karakterini oynayan Dev Patel 18 yaşında ,ilk filmi,tecrübesiz oyuncunun yüz mimikleri mükemmel ,Raj Koopervari hintli bakışlarıda var ,daha başka birşeye gerek de yok zaten bir hintli için ,dans ettiğini görmedim ,eğer dans edip şarkı da söylüyorsa Hollywood'da iş bulamazsa Hindistan'da geleceği var şüphesiz.Filmde yalnız Latika karakterinin çocuklukta koyu olan ten rengi büyüdüğünde açılıyor nerdeyse beyaz oluyor,yönetmen aynı ten renginde güzel ve etkileyici büyük karakter oyuncusu bulamadı diye düşündürdü bize. Film bana Brezilya yapımı City Of God (Tanrıkent) filmini alt metin olarak hatırlatsa da bu filmin üst metni aşk ,ve anlatılan aşk çok güzel bir aşk saf ve temiz,ben bu filmi çok sevdim. Seyredenlerinde seveceğine inanıyorum bu sene Oscar'ları toparlarsa hiç şaşırmam.





Radikal'den bir okur yorumu (siyasi bir yorum )beğendiklerim arasında





Slumdog Millionaireden Hindistana bakmak... - 18/1/200913:41
Hindistanı bugunku sınırlarıyla düşünmek yanlış olur, şuan karşımızda başta ingiltere olmak üzere batının el birliğiyle din silahını kullanarak parçaladıkları, yüzlerce inancı barındıran ama hindu tabanlı bir ülke duruyor, bağımsızlığını kazanıncaya kadar hep birlikte yüzbinlerce insanın ölümüyle sonuçlanan batının sömürgesine karşı bir mücadele ve birlik, fakat sonuçta bu büyük mücadeye gölge düşüren oyunun parçası haline gelme durumu (Gandhinin son hayali yine bu ülkeyi birlikte görebilmekti),yüz yıllardır sömürülmüş batının tüm pis işlerini yapmış,kendi inancınında getirdiği sosyal tabakalaşma altında ezilmiş bir halk. İyi birçok şeyin kaynağı olmasını rağmen insanlık adına büyük kötülüklerinde kökü durumundaki batının (Amerika,Avusturalya,Afrika,Asya,Ortadoğu tüm yaşanan insanlık dışı uygulamalar soykırımlar,savaşlar,sömürüler,açlıklar vs.) yine bir sihirli dokunuşla kendini taçlandırması Slumdog Millionaire. Neden herkes büyük bir başarı gibi görüyor anlamadım,danny boyle ve ekinin son günlerin bomba konusu islami şiddet konusunun (kendilerinin hindistana soktukları ve karşılıklı yaşanılan bu şiddet olgusunu) yanlı ifadesi,sisteminde işine gelen ve hinduların en büyük acısı kast sistemine girmeyip ucundan demogoji nesnesi haline getirilen olaylar,bunun için çocukları kullanması,turistik malzeme haline getirilip içi boşaltılmış hint kültürünü kullanıp ödülleri gerçekten iyi topladı,kendi tarafının hagi konulara nasıl bir duyarlılık göstereceğini bildiğinden herkesin gönlünü okşayan iyi bir production onlar adına teşekkurler ama kendi adıma değil, tek filmlik yönetmen ödülümü Danny Boyle'a veriyorum






filmin imdb linki:http://www.imdb.com/title/tt1010048/