27 Ocak 2010 Çarşamba
HURT LOCKER 'BURAYA BİZİ KİM GÖNDERDİ İKİYÜZLÜĞÜ'

Avatar'ın yönetmeni James Cameron'un eski eşi Kathryn Bigelow'un yönetmenliğini yaptığı ,senaryosunun ise 'In the valley of Elah' filminin de senaryosunu yazan Mark Boal'ın yaptığı film Hurt Locker,ölümcül tuzak diye çevrilmiş.Biz 'Acı Veren Kilit' de diyebiliriz.Biz nerden geldik bu boktan yere söylemi eski bir söylem değil.40-50 yıl öncesinde Vietnam'da da aynı soruyu soran rangerslar,delta force'lar,squad timler.marinesler vardı.O kadar Vietnam filmi,gösteriler,savaş karşıtlığı ,doğum günü 4 temmuz'lar hepsi boşmuş dedirtiyor.Demek ki Amerika durmayacak, bugün Irak,Afganistan;yarın İran,Haiti bilmem daha nereler.Bu film Oscar almaz,niye almaz? Teknik mükemmel,bakış tam Akademinin sevdiği cinsden,savaş gerilimi müthiş verilmiş,hele bir sniper sahnesi varki insan kendini bilgisayar oyununda zannediyor.Niye çünkü Obama geldi,ben burdan çıkacağım dedi.Obama demokrat,Akademi demokrat,Obamacı.Şimdi durup dururken niye bu filme ödül versinler.Oylarını verdiler sorunu Obama'ya yıktılar ona inanıyorlar.Nede olsa Nobel barış ödülü bile var bu adamın.Sonunda barış olacak...
Belki 2 sene önce çekilmiş olsaydı muhtemelen Bush karşıtı Akademi bu filmi tek geçerdi.Ama şimdi zor,hele karşısında deli bütçeli Avatar gibi bir film varsa iş daha zorlaşıyor.
Film 3 kişilik bomba imha ekibinin Irak'da başından geçenleri anlatıyor.Gerilim düzeyi mükemmel verilmiş.Filmin sorunları yok değil bence en büyük sorunu başı buyruk bomba imhacısı kahramanımızın duygusal davranışları,talimatlar haricinde Rambovari hareket etmesi ve bu davranışlarının cezasız ve uyarısız kalması.En önemli sorunlu noktalardan birisi de kurtarma ekibinin hiç yardım talebinde bulunmaması ,başlarına gelen sorunları hep kendileri çözüyorlar.Zannedersin ekipmanları yok,adam Irak'dan Amerika'daki karısını bile arayabiliyor uydu telefonuyla fakat yardım istemeye gelince kahramanlık anlatılacak ya kahramanlarımızın sniperlığını göreceğiz ya yardım yok.Bu film biz neden burdayız derken bir tarafdan da kovboyların adrenalin sevdasından vazgeçemediklerini göstererek ikiyüzlü Amerikan bakışını ortaya koyuyor.İşin en tuhaf yanıda sen Lost'daki Kate'i bırak git elin Arabının koyduğu bombalarla uğraş.Kate'in sahnesi çok az onun için Kate'i özleyenlerin umudu başka bahara kalacak.
Filmi seyretmek zaman kaybı değil kesinlikle ama bıktım bu zırvalardan diyorsanız başka.Bu film kesinlikle bir Apocalypse Now değil yanından bile geçmiyor bu arada.
Filmin linkleri
http://hotfile.com/dl/20832873/07675fe/Olu...part01.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832886/ece76d3/Olu...part02.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832868/9938767/Olu...part03.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832879/5c8a8d0/Olu...part04.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832882/294750c/Olu...part05.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832878/3a714c0/Olu...part06.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832885/b988448/Olu...part07.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832876/a75b21f/Olu...part08.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832884/3d7c6c4/Olu...part09.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832871/edbd064/Olu...part10.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832872/accbb5d/Olu...part11.rar.html
http://hotfile.com/dl/20832874/8caab24/Olu...part12.rar.html
26 Ocak 2010 Salı
BLIND SIDE 'KÖR VE SİYAH BÜYÜK NOKTA'

Gerçek bir hayat hikayesi daha karşımızda.2009 yılında en fazla hasılat yapan filmler bir tanesi,çoğu Amerikalı bu filmde ağlamış,muhtemelen beyazlar.
Filmin yönetmeni John Lee Hancock deneyimli bir yönetmen değil,en son 2004 yılında 'Alamo' adında fazla ses getirmeyen bir film yönetmiş.Senaryo da yönetmenin kendisine ait.Karşımızda Alman kökenli Sandra Bullock başrolde.Julia Roberts'a gelmiş ilk teklif fakat kabul etmemiş,şimdi pişman olmuştur herhalde,çünkü Sandra Bullock filmindeki rolüyle çoğu ödülü aldı,muhtemelen Oscar'ı da evine götürecek.Tabi ki Meryl Streep karşısına Julia Child olarak çıkmazsa.
Terk edilmiş büyük ve siyah Mike'ın beyaz,Anglo Saxon ve hristiyan,zengin bir ailenin kendisiyle ilgilenmesi ,ona barınak sağlaması sayesinde bir anda hayatı değişiyor.Devamı klişe klişe ,mutlu Amerikan rüyası,sporda başarı ,eğitimde başarı vs.vs.
Kavrayamadığım devlet vesayetinde olan 17 yaşındaki bu siyah çocuğun okula gitmekle birlikte niye sokaklarda yaşadığı,gerçi kahramanımız sokak yerine daha sıcak diye okulun spor salonunu tercih ediyor.Yok mu bir yurt yada çocuk bakımevi bu Amerika'da?Demek ki yok.Film mesaj üzerine mesaj veriyor.Beyazlara ,bak Obama'yı seçtin ama siyahlara daha fazla eğitim ve olanak hakkı vermen gerek diyor,diğer tarafdan siyahlara da adam ol hakkını ver serseriliğe bulaşma,spor yap ,uslu ol gibisinden mesajlar veriyor.Mesaj kaygısı yüksek anlayacağınız.
Hele Amerikan futbolu denilen anlayamadığımız anlasak da Amerika haricinde pek sevilmeyen bir spor var filmde.Ne baseball ne Amerikan futbolu bu sporları Amerika ne kadar popüler yapmaya çalışırsa çalışsın olmuyor dünya bu sporları sevmiyor Amerika artık anla bunu.Başka bir spor keşfet yada gel uslu uslu gerçek futbol üzerine yatırım yap.
Her 4 siyahdan birinin eğitim olanağı olduğu,çoğunun hapishanelerde yada gettolarda yaşadığı bir Amerika var gerçekte.'Up in the air' filmini daha gerçekçi buluyorum bu filme göre.Hiç olmazsa daha objektif yaklaşıyor sorunlara.
Birde filmde siyah büyük oğlan üzerine yapılan test var,kişiliğinin ve zeka durumunu ölçen bir test,bu testte bizim oğlanın 'korumacı' bir kişiliğe sahip olduğu ortaya çıkıyor.Böyle bir test bizde anca özel kurumlarda yapılıyor, çocuğun geleceğine yön vermek bakımında önemli sayılabilir,sonuçta büyük oğlan ucube oyunun kör noktalarında iyi savunma yapıyor.
Filmi izlemezseniz pek birşey kaçırmazsınız ,tipik Amerikan rüyası.Aferin beyazlara daha fazla zengin olun daha fazla siyah kurtarın filan mesajı alırsınız ki bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor.Bizi ilgilendiren çevremizde verdiği zararlar,ölümler vs.vs.Bu akşam Hurt Locker'ı seyredeceğim yarın yazarım.Beklentim yeni bir 'Apocalypse Now'.
Filmi aşağıdaki linklerden indirebilirsiniz.
RAPIDSHARE
http://rapidshare.com/files/319236153/T.B.S.2009_WL.part1.rar
http://rapidshare.com/files/319235678/T.B.S.2009_WL.part2.rar
http://rapidshare.com/files/319235697/T.B.S.2009_WL.part3.rar
http://rapidshare.com/files/319235807/T.B.S.2009_WL.part4.rar
HOTFILE
http://hotfile.com/dl/20224069/e56fcda/T.B.S.2009_WL.part1.rar.html
http://hotfile.com/dl/20224510/bc4eb6a/T.B.S.2009_WL.part2.rar.html
http://hotfile.com/dl/20225006/a28b0a3/T.B.S.2009_WL.part3.rar.html
http://hotfile.com/dl/20225309/64a6bb2/T.B.S.2009_WL.part4.rar.html
9 Ocak 2010 Cumartesi
HAVALARDA 'UP IN THE AIR'


33 Yaşındaki genç Kanadalı yönetmen Jason Reitman'ın ilk büyük projesi olan film 'Up in the air' filmi Altın Küre'de çeşitli kategorilerde aday ,Akademi ödüllerinde de çoğu dalda aday olacağa benzeyen film,beklentilerime hiç mi hiç cevap vermedi.Sonuna kadar direnip hadi acaba şimdi mi derken film bitti.
Film Ryan adlı profesyonel işden kovucu (Amerika'da böyle bir meslek var) olarak tüm şehirleri havayolları ile gezip işden çıkacakları olaya birazda psikolojik olarak hazırlayan ,kişilerin cinsiyetlerine,ırklarına,yaşadığı yere,yaşlarına göre farklı işden çıkarım yöntemleri uygulayan bir yönetici.Yılın 300 günü havada yada otel odalarında yaşayan yalnız kovboylardan,arada seminer de veriyor masasında sırt çantası:'Bu sırt çantasına neler koyabiliriz?' sorusu ile hayat ve başarı gibi zırvalıklar anlatıyor,aslında bir bakıma kendini anlatıyor.Kendi hayat felsefesini,sırtında bir çanta içinde özel eşyalarından başka hiçbir şey olmayan uçan Ryan.
Postmodern kapitalizmin bir bakıma çöküşünü anlatması filmin olumlu yönü.Yıllarca çalışan insanlar,ödeyecekleri konut kredileri,çocuklarının okul taksitleri ve sonunda Ryan'dan bir cümle 'you are fired:kovuldunuz'.Filmin klişesi de Ryan'ın konferansı yarıda bırakıp sırt çantasına koymak istediği sevgilisinin yanına gidip artık seninle olmak istiyorum demek için uçağa atlayıp topladığı millere miller eklemesi.Filmin barometresi işte şimdi artacak dediğiniz anda aşağıya düşüyor.Sonunda bir ana fikir derken işte buluyoruz 'hayatta herşeyi kaybedebilirsiniz ama eğer yanınızda sevdiğiniz varsa takmayın çantanız sağlamdır.'
Oyunculuklarda ekstrem bir örnek görmedim,ekstre orjinal çekim tekniği de yok.Emek var evet Ryan ile birlikte tüm Amerika'yı bizde uçuyoruz ve tepeden bakıyoruz şehirlere,bu çekimler güzel.
Küresel kriz,işsizlik,hayatımızın işden mamül olması gibi güncel temalar filmin seyredebilirliğini artıran faktörler.Kapitalismin kurucusu Anglo Saxonlar bile bizden daha anlayışlı,masana sarı zarf bırakıp,giriş kartını haber vermeden iptal etmek yerine karşılıklı konuşarak bu işi yapıyorlar.Kibar olmaya çalışıyorlar.
Bence eğer boş zamanınınız çoksa,George Clooney'den hoşlanıyorsanız bu filmi seyredebilirsiniz,ama tersi durumda hiç zahmet etmeyin.
22 Aralık 2009 Salı
TUNA KİREMİTÇİ'Yİ ÖLDÜRMEK 1

SÜREKLİ REVİZE EDİLEN BİR ROMAN TASLAĞI:TUNA KİREMİTÇİ'Yİ ÖLDÜRMEK
Aylardır bu romanı yazıyorum paralel evrenlerde,çoğu fizikçi buna inanıyor,bu ne? Paralel evrenler teorisi.Nasıl bir şey ? Şöyle anlatayım:Gece yataktasın,yıllar önce onu kitap fuarında ilk çıkan, çok satan kitabına imza verdiği hatta senin kitabına da imza attığı o günden beri Tuna Kiremitçi'yi öldürmek adında bir roman yazmak istiyorsun,bunun için kişisel çok sebebin var,yaşadıklarınız bir roman kahramanın yaşayabileceği şeyler kadar sanal hem o kadar da gerçek.Ama sonunda uyumayı tercih ediyor ,göz kapaklarınız düşüncelerinizi alıyor beyniniz birtakım hormonlar salgılıyor ve uyku denen yarı ölü hale sokuveriyor sizi.Kalkıp yazamıyorsunuz tek bir kelime bile.Ama düşüncelerinizde bir evren yarattınız,zihninizde yataktan kalkıp başladınız yazmaya:Bir roman taslağı'Tuna Kiremitçi'yi öldürmek'.İşte yarattığınız bu evren mevcut yaşadığınız gerçek evrene benzeyen bir evren:Paralel bir evren.
Bazen bir insanla tanışırsınız sanki daha önceden tanımış hissi verir size,evet aslında siz o kimseyle paralel evrenlerde tanışmıştınız.
Sudaki yuvarlak kabarcıklar gibi ya patlıyor ya genişliyerek büyüyor.Schrödinger'in kedisi gibi kutunun içinde hem ölü hem diri.Çünkü kutudaki mekanizma aktifleştirildiğinde kedi ölebilir,pasif kalarak kediyi yaşatabilir de aynı zamanda.İşte bende bu paralel evrenin Stephen Hawking'in 4 boyutlu branları gibi üst üste gelmesinden yorulduğum için yazıyorum belkide.Görülmeyeni görünen yapmak tüm derdim.Okunabilen birşey yapmaya çalışıyorum harflerle.Hasan Ali Toptaş'ın 'Gölgesizler' romanındaki kahramanlar gibi hem varım hem yokum bu evrende.Bu romanda belki hiç olmayabilir diye taslak yazıyorum.
Birkaç yıldır çatımıza tüneyen baykuşun çıkardığı ürpertici ses eşliğinde gecenin bir vakti yazmaya başladım bu taslağı.Taslak bittikten sonra bu romanı yazar mıyım? ,yazabilir miyim?.Bilmiyorum.
Baykuşun ses aralıkları bir sarkaç aralığında uzamaya başlıyor,biliyorum sonunda susar,susacak.
Ben bu romanı niye yazmalıyım diye soruyorum kendime.İşte sorular.
-Tuna kiremitçi kim?Niye onu öldürmek istiyorum?
Sirkeci'den aldığım tütünü seriyorum makinaya,sararken bu tütün buraya gelinceye kadar tarladan çarşıya kimlerin elinden geçti diye düşünüyorum.Tarladaki kadının nasırlı elleri,güneşden bronzlaşmış teni,tüccarın para sayan kalın parmaklı elleri ve tütünü şehre taşıyan kamyoncunun kederli yüzü geliyor aklıma.Kederli yüzlerin bendeki izdüşümü:Orhan Pamuk'un Kara Kitap romanındaki gizemli saatçinin yüzü.Elleri,parmakları,yüzleri düşünürken yarattığım evren kadar doğrusal düzlükte hareketsiz, ama var.Vitrin mankenlerini yıllardır mahzenlerde biriktiren Mankenci Usta kadar var,tren istasyonlarında simit poğaça yerine kağıtlara yazdıkları hikayeleri satanlar kadar yoklar.
Sorularıma cevaplara geçerken sardığım sigaradan bir nefes alıyorum ,çatı katında gaz odası adını verdiğimiz oda çok soğuk,ellerimi lap top bilgisayarın sıcaklığında ısıtıyorum.Odanın köşesinde yazın pazardan kışın yemek üzere aldığımız ürünleri sakladığımız deep freeze aniden çalışmaya başlıyor.Çalışma sesi saatlerce rötar yaptıktan sonra kalkan trenlerin çıkardığı sese benziyor,tek farkı düdük yerine su sesi geliyor bir yerlerinden.
Tuna kiremitçi, ülkenin genç önemli yazarlarından, yayınlanmış kitapları var ,bir gazetede köşe yazarı aynı zamanda sinemalarda oynayan bir filmin yönetmeni.TV'deki son röpörtajında kendisinin artık yönetmen olarak anılmasını istediğini ve sinema alanında eserler vereceğini söyledi.Tuna benim ilkokul arkadaşım,okulun en zeki yaramaz oğlanı,yapılan futbol maçlarının en cengaver kalecisi,müthiş bir çizer,ders esnasında çizdiği kovboy,rangers karikatürleri yüzünden defalarca öğretmen tarafından cezalandırılmış çocuk deha.Çocuk psikologlarınca hiperaktif tabir edilen cinsden.Bense onun arkasından gelen ama ona hiç yetişemeyeceği daha o zaman belli olan öğrencilerden.Mozart'ı kıskanan Salieri gibiyim.Şimdi ise bir yitik.Yitik kelimesi yerine 'loser' yazmak isterdim fakat Türkçe değil. loser'ı 'kaybeden' diye tercüme etsek bu kelimeninde sanki ifade gücü yok gibi geliyor bana.Yitik evet tam bir yitik.Üniversite mezunu birkaç dil bilen yaşı 40 lara daynamış işsiz yitik bir adam.
Niye Tuna Kiremitçi'yi öldürmek istediğim şimdi çıktı sanırsam ortaya :
İnsanların bu evrende varolduğundan beri varolan en kutsal duygu 'kıskançlık'.
Karşımda oturmuş yıllar sonra ilk çıkan kitabını imzalıyordu,uzun kuyruklar oluşmuştu daha dünkü yazardı ama benim diyen yazarlarda böyle kuyruk yoktu.Ben hep yazar olmak istemiştim.İki üç metre karşısında yanımda küçük kızım elimi tutmuş, öylece ona bakıyordum,evlenmiş,çocuklarım olmuştu orta düzeyde bir bankada yöneticiydim.İşimi sevmiyordum,hiçbir zaman bankacı memur olmak istememiştim.İçimdeki yaratıcı zeka körelmişti yıllar önce.
Bertrand Russell insan üç kere ölür demiş:evlenince,memur olunca,nefesini verince.Benim ölmeme az kalmıştı bu durumda.Ama O, o kadar canlıydı ki sanki burdaki insanların hepsinin hayallerini,yaratıcılıklarını,azıcıkda olsa zekalarını mıknatıs gibi kendine çekmişti.Çocukken de öyle değilmiydi zaten tüm sınıf sanki onun etrafında dönüyor onun dehasını izliyordu.Sıraya girip girmeme konusunda tereddütte kaldım.
2 Kasım 2009 Pazartesi
Şizofren dehalar:'The Soloist'

Shine filminde Rahmaninof üzerinde çalışırken sınırı aşıp deliliğe terfi eden Geofrey Rush'ı bu filmde 'Ray' filminde oscar heykelciliğini evine götüren siyah aktör Jamie Foxx olarak izliyoruz.'Akıl Oyunları' filmiyle yabancı olmadığımız şizofren dehalar LA Times mmuhabiri Steve Lopez'in gerçek hayattan alınma romanı 'The Soloist'in de konusunu oluşturmakta.Küçük yaşlardan beri çello çalan siyah çocuk,yeteneği sayesinde prestijli bir müzik akdemisine kabul edilir,fakat çok geçmeden bir konser sırasında sınırı aşıverir,kendini sokaklarda evsizler arasında bulan Beethoven aşığı müzik dehası, şizofreninin verdiği rahatlıkla sokaklarda yaşamaya başlar.Gelgitler arasında yaşamın kıyısında melekler şehrinin tünellerinde 2 telli kemanıyla solo konser verirken farelere, hikaye avına çıkan yazarımıza rastlar.Hikayeyi beğenen bir okurun hediyesi çelloyla ustası olduğu müzik aletine dönüş yapan dahimiz,sığınma evine terfi eder.Dehası kabul gören çelliste solo bir konser hazırlanır ,fakat geller git olduğunda konser başlamadan biter.
Steve Lopez'i canlandıran Robert Downey JR.bence oyunculuk hayatının en güzel rolünü oynamış,Jamie Foxx için güzel oynamış diyemeyeceğim maalesef,belki Ray'deki rolünün üzerine çıkamadığı için bendeki beklentiyi karşılamadı.
90.000 evsizin yaşadığı dünyanın en gelişmiş modern şehri Los Angeles bize tutunmaya çalışsada ben tutmak istemiyorum herhangi bir köşesinden.Bu filmden sonra seyretmek istediğim Michael Moore'un belgeseli Kapitalism:Bir Aşk Hikayesi sadece.
Hayat bizi bir kenarlarından alıp çamurlu diğer tarafa götürürken ,Tanrı hepimizi topladığı oyunbahçesinde rol dağıtımı yaparken,rolleri kabul etmeyenleri kutsuyorum.Belkide cennetin bahçesi aklın ötesine geçmekte,bahçenin anahtarını arıyoruz yanlış yerlerde,halbuki anahtar elimizde.Simurg Kuşlarının aradığı Kaf Dağı hemen yamacımızda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)